Burada bir noktaya işarette fayda var: Söz konusu sahabiler ve benzerleri acaba neyin peşindeydiler? Onlar hakkında Kur’ân ve hadislerde nice takdirkâr ifadeler mevcuttu. Bizzat Cenâb-ı Hak onlara ensar veya muhacir demiş ve tebcil etmişti.4 Onlar Tevrat ve İncil’de dahi vasfedilen insanlardı. Bununla beraber Allah Resûlü’nden bir söz duymuşlardı: “İstanbul mutlaka fethedilecektir!” diye başlayan bu sözün sonunda da şöyle deniliyordu: “Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden ordu ne güzel ordu!”5
İşte onların bütün gayesi, Allah Resûlü’nün ifadesindeki bu güzel orduda sade bir nefer olabilmek ve Allah hoşnutluğunu kazanmaktı. Bunca tehâlüke katlanmalarının başka hiçbir sebebi yoktu. Allah Resûlü İstanbul’u fethedecek ordunun Allah katında makbuliyetine işaret ediyor, onlar da böyle bir ordu içinde bulunmak için âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı.
Evet, Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretlerinin derdi de buydu. O’nun için ta Medine’den kalkmış ve İstanbul önlerine kadar gelmişti. Aylar, haftalar geçmiş fakat fetih müyesser olmamıştı. Şimdi ise O, yorgun ve bitkin bir hâlde ölümünü beklemekte. Her hâlde bütün hastalığı süresince, en çok tekrar ettiği şey: “Fetihten ne haber?” sözüydü. Nihayet ölüm ruhunu sarınca, ordu kumandanı soruyor: “Ey Allah Peygamberinin sahabisi, bir isteğin var mı, yerine getirelim?”