Hicret, gerçekten Allah’ın hoşuna giden makbul bir ameldir. Çünkü hicret eden kimse Allah için çok büyük bir fedakârlığa katlanmaktadır. Evet, dünyada bir insan, ailesini, evlâd ü ıyâlini, doğduğu yeri çok sever. Dâüssıla (sıla hasreti) dediğimiz şey, şairlerin şiirlerine kadar girmiştir. Pek çok insan bu hasreti terennüm etmiş, pek çok kimse bunu şiirleştirmiştir. Bu his hemen herkeste vardır. Tabiî ve fıtrî olduğu için de insanın bunu içinden söküp atması mümkün değildir. Nitekim Seyyidina Hz. Bilâl, Medine-i Münevvere o kadar güzel olmasına rağmen, kalkmış Peygamber köyünde hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Mekke için destanlar koşmuştur.
Hz. Ebû Bekir dahil başkalarının hasreti de bundan geri değildi. Bunlar bir dava uğruna Medine’ye gelmişlerdi ama dâussıla içlerini yakıyordu. Meselâ, Hz. Ebû Bekir Efendimiz (radıyallâhu anh) gibi, bir lahza Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayrılmayı düşünmeyen bir insan bile, Mekke’yi özlüyor ve müşrikler hakkında için için intizarda bulunuyor, “Bizi yurtlarımızdan, yuvalarımızdan ettiniz!” diyor ve inliyordu. En mevsûk hadislerde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile şöyle diyordu: “Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- ben senden çıkmazdım.”7