Evet, çok zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde, her şeyi mükemmel olan bir efendiye, “Nasılsın?” diye sor, elbette, “Aman vakit geçmiyor, gel bir şeş-beş oynayalım.” veyahut “Vakit geçirmek için bir eğlence bulalım.” gibi dertli sözler işiteceksin. Veyahut hiç ölmeyecekmiş gibi emellere sahip olmaktan kaynaklanan, “Şu şeyim eksik, keşke şu işi de yapsaydım” benzeri şikâyetler duyacaksın.
Bir de musibete uğramış veya zor durumda olan fakir bir işçiye, “Nasılsın?” diye sor. Aklı başında ise diyecek ki: “Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşke güneş hemen batmasaydı, şu işi de bitirseydim. Vakit çabuk geçiyor, ömür durmuyor, gidiyor. Gerçi zahmet çekiyorum, fakat bu da geçer, her şey böyle çabuk geçiyor.” İşte o fakir, ömrün mânen ne kadar kıymetli olduğunu, geçmesinden duyduğu üzüntüyle böyle bildirecektir. Demek ki, insan hayatın lezzetini ve kıymetini zorluklarla ve çalışmayla anlıyor. İstirahat ve sağlık ise ömrü acılaştırıyor, insan onun çabuk geçmesini arzu ediyor.
Ey hasta kardeş! Bil ki, başka risalelerde etraflıca anlatıldığı, kesin bir şekilde ispatlandığı gibi, musibetlerin, şerlerin, hatta günahların aslı ve mayası yokluktur. Yokluk ise şerdir, karanlıktır. Tekdüze istirahat, sükût, sükûnet, durgunluk gibi haller yokluğa, hiçliğe yakın oldukları için yokluktaki karanlığı hissettirip insana sıkıntı verir. Hareket ve değişim ise var olmaktır, varlığı hissettirir. Varlık hâlis hayırdır, nurdur.
Madem hakikat budur, sendeki hastalık, kıymetli hayatını saf hale getirmek, kuvvetlendirmek, geliştirmek, vücudundaki türlü donanımı yardımlaşma ile o hastalıklı uzvun etrafına yöneltmek ve Sâni-i Hakîm’in ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi pek çok vazife için vücuduna misafir olarak gönderilmiştir. İnşallah vazifesini çabuk bitirir gider. Ve sağlığa der ki: “Sen gel, benim yerimde sürekli ve afiyetle kal, vazifeni gör; bu beden senindir.”
Yirminci Deva
Ey derdine derman arayan hasta! Hastalık iki kısımdır. Bir kısmı hakiki hastalık, diğeri kuruntudur.