Çünkü o zât, bütün bu memleketi idare eden, bu sarayı yapan ve bu hayret verici eserleri ortaya koyan Sultan’ın icraatını, fiillerini, emirlerini ve vasıflarını birer birer anlatıyor. O fermanın tamamında büyük bir damga, her bir satırında, her bir cümlesinde taklit edilmez bir imza olduğu gibi, bak, ifade ettiği mânâların, hakikatlerin, emirlerin ve hikmetlerin üstünde de manevî bir mühür hükmünde o Zât’a has bir tarz görünüyor.
Sözün Özü: Şu yüce ferman, o yüce Zât’ı güneş gibi gösterir, kör olmayan görür.
İşte ey arkadaş! Aklın başına geldiyse bu kadar yeter... Eğer bir sözün varsa şimdi söyle. O inatçı adam cevap olarak demiş ki: “Ben senin bu delillerine karşı yalnız, ‘Elhamdülillah, inandım.’ derim. Hem de güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir şekilde inandım; şu memleketin kemâl sahibi tek bir Mâliki, şu âlemin celâl sahibi tek bir Hâkimi, şu sarayın cemâl sahibi tek bir Sanatkârı bulunduğunu kabul ettim. Allah senden razı olsun ki, beni inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin delillerin her biri tek başına bu hakikati göstermeye yeterdi. Fakat her bir delil O’nu bilme yolunda daha parlak, daha şirin, daha hoş, daha nuranî ve daha güzel tabakalar, tanıma perdeleri, muhabbet pencereleri açtığı için bekledim, dinledim…”
Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin yüce hakikatine ve Allah’a iman esasına işaret eden temsilî hikâye tamamlandı. Rahman’ın yardımı, Kur’an’ın feyzi ve iman nuru sayesinde, temsilî hikâyedeki “On İki Delil”e karşılık hakiki tevhidin güneşinden “On İki Lem’a” ile bir “Mukaddime”yi göstereceğiz.