İçeriğe geç

şuradan anlayınız ki, şu koca âlemi bir saray gibi düzenliyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi bir ev gibi, hiçbir şeyi noksan bırakmadan idare ediyor.

İşte bak, her vakit, bir kabı doldurup boşaltır gibi şu sarayı, memleketi, şehri kusursuz bir intizamla doldurup tam bir hikmetle boşaltıyor. Bir sofrayı koyup kaldırır gibi, koca memlekette baştanbaşa, çeşit çeşit sofralar görünmez bir el tarafından konulup kaldırılıyor, türlü yemekler sırayla getirilip yediriliyor. O Zât birini kaldırıp bir başkasını koyuyor, sen de görüyorsun. Aklın varsa anlarsın ki, o müthiş haşmet içinde sonsuz bir cömertlik ve lütuf vardır.

Hem bak, bütün bunlar o görünmez Zât’ın saltanatına, birliğine şahitlik ettiği gibi, kafilelerin arka arkaya gelip geçtiği, perdelerin art arda açılıp kapandığı bu hakiki inkılâplar, değişimler de o Zât’ın varlığının devamına, bekâsına şahitlik eder. Çünkü yokluğa giden şeylerle beraber sebepleri de kayboluyor. Halbuki arkalarından, onlara isnat ettiğimiz şeyler tekrar meydana geliyor. Demek ki, onlar bu varlıkların değil, yok olmaz bir Zât’ın eseridir. Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları kaybolur ve ardından gelen kabarcıkların gidenler gibi parlamasından anlaşılır ki, onları parlatan, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir. Aynen öyle de, bu şeylerin süratle değişmesi, arkalarından gelenlerin kaybolup gidenlerle aynı rengi alması gösteriyor ki, bunlar bâki, daimî bir tek Zât’ın cilveleri, nakışları, aynaları ve sanatıdır.

On Birinci Delil

Ey arkadaş! Gel, şimdi sana geçen şu on delil kuvvetinde kesin bir delil daha göstereceğim. Bir gemiye bineceğiz, şu uzakta bir ada var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları oradadır. Herkes oraya bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, emir alıyor. İşte gidiyoruz.

277