İçeriğe geç

anlayışıyla, kahr u belâlara razı olsunlar ama başkalarının şatafatlı hayatına imrenmesinler. Dünyalık şeyleri, ayaklarının ucuna bulaşmış bir pislik olarak görsünler. Huzura varırken de, kendilerine sorulacak “Ne bıraktın dünyada?” sorusuna; “Aklıma bir şey gelmiyor.” cevabını verecek kadar ötelere yiğitçe yürüsünler. Zira mesleğimizin esası istiğna, mahviyet ve tevazudur. Kendilerini, yıkılmış bir âbideyi yeniden ikame etmeye adamış mefkûre erlerinin başka türlü davranışları, halk nazarında kendilerine olan güven duygusunu sarsacağı gibi Hak nezdinde de itibar kaybına sebep olacaktır. Tarihte örneklerine çokça rastlandığı üzere haktan haksızlığa, yoldan yolsuzluğa savrulanlar, Hazreti Harun (aleyhisselâm) gibi ortaya çıkmış olsalar da –hafizanallah– Karun gibi yuvarlanır giderler.

Evet adanmışlık düşüncesi, karşılığında İstanbul’un, Vi­ya­na’nın hatta Roma’nın fatihi olma gibi bir paye bile teklif edilse o, hiçbir şeye feda edilmemelidir. Dünyaya gelirken nasıl hiçbir şeye sahip değilsek, öbür âleme yürürken de bir “sıfır” olarak yürünmelidir. Tıpkı yukarıda zikredilen örneklerde olduğu gibi. O örnekleri gören görsün ve takdir etsin; zira takdirleri ahirette kendileri adına şefaate dönüşecektir. Takdir edemeyenlerin takdirsizlikleri ise, kendi başlarına bir balyoz gibi inecektir.

“Onlar Kınayanın Kınamasından Korkmazlar!”

“ Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib,
Bir hâre baktı, bir güle, zâr oldu andelib” (Nâilî-i Kadîm)

beytinde ifade edildiği gibi, bugüne kadar nice güller hâre düştü, nice bülbüller feryad ü figan etti. Bugün de feryad ü figan etmek mefkûre kahramanlarına düştü. Atılan iftiralar, kınanıp yerilmeler, alay ve istihzalar, nice entrika ve komplolar… Bütün bunlara karşı;

Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var;
Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâ bir ilticamız var.” (Nef’î)

anlayışıyla hareket edilmeli ve vakarlı bir duruş sergilenmelidir. Sadî’nin ifadeleriyle;

173