Mekke müşriklerinden, kendini büyük kabul edenler, bu durumdan hiç hoşlanmıyorlardı. Sık sık Allah Resûlü’ne müracaat ederek, kendilerine, başka hiç kimsenin ve bilhassa da fakirlerin yani, Bilâllerin, Ammarların, Yâsirlerin, Habbabların gelmeyeceği bir gün ayırmasını istiyorlardı. Onlar eşraftan insanlardı, ayak takımıyla bir arada oturmazlardı(!) Belki onlar, o günün cemiyetinde alışılagelmiş bir tavrı talep ettikleri için, bunu gayet mâkul ve mantıkî bir istek kabul ediyorlardı. Ancak durum hiç de onların tahminleri gibi değildi. Onlar böyle bir teklifin memnunlukla karşılanacağını zannededursunlar, Allah (celle celâluhu), Habibini uyarıp hazırlamıştı bile:4
“Sabah-akşam, Rabbilerinin rızasını isteyerek, O’na yalvaranları kovma. Onların hesabından Sana bir sorumluluk yoktur; Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur ki, onları kovup zulmedenlerden olasın.”5
Sen büyük hesapların adamısın! Yanından fakirleri kovarak, müşriklerin hidayetini ummak gibi küçük hesaplara giremezsin. Zira bu zulümdür.. ve sen zulümden çok uzaksın! Evet, sırf müşrikler hoşnut olsun diye fakirleri uzaklaştırmak, en büyük zulümdü.. ve Allah, o en büyük adalet insanını ta baştan garantiye almıştı.
Bu önemli mevzu, bir kez de Kehf sûresinde ele alınıp incelenir: