Keşke, din, iman ve vicdanlara baskı bu kadarlıkla kalsaydı; heyhât, bu dünya tarih boyu içten içe hep bir fitne kazanı gibi kaynadı ve farklı düşünce, farklı felsefe, farklı dinî yorumlar karşısında fevkalâde sert ve müsamahasız davrandı. Böyle bir hercümerç içinde saf kitleler ne düşünürdü, onu bilemeyiz ama idare eden kadroların tagallüp, tahakküm, tasallut ve taassuplarında şüphe yoktu. Öyle ki, Hıristiyanlık bir devlet dini hâline geldiği günden itibaren, idare edenler Hazreti İsa Mesîh adına muhalif gördüğü herkesi astı, kesti ve hiçbir zaman onun sevgi, hoşgörü ve afv u safh çizgisine saygılı olamadılar. Her zümre bir sürü öteki icat etti ve bütün farklı anlayış, farklı düşüncelere baskı uygulayarak Hazreti Mesîh’i hoşnut edip Cennet’e gireceği vehmiyle cinayetler işledi; hâlâ da öyle yaşayanların var olduğu söylenebilir..
Bir gün geldi, bu mütemâdî çalkantılar, bir kısım ilim adamı ve filozofları harekete geçirdi. Bunların hareket noktası: Allah’tan gelmiş bir din, insanların birbirilerini kırıp geçirmesini emredemezdi.. bu işe bir “dur!” denmeliydi. Din adına bu kavgacı yorum, bir reform veya daha değişik bir yöntemle mutlaka değiştirilmeliydi. Neticede kısmen de olsa öyle sonuçlandı: Bir taraftan peşi peşine reform hareketleri gerçekleştirildi; diğer taraftan da birbiriyle mücadele içinde bulunan din ve ilim belli sınırlara çekilerek uzlaştırma yoluna gidildi. Din ve devlet ayrımı adına ciddî adımlar atıldı. Derken, düşünce ve vicdan hürriyetinden söz edilmeye başlandı. Ne var ki, bu defa da vaz-ı ilâhî’nin yerine vaz-ı beşerî gelip oturdu.. ve din bir kere daha herhangi bir nazariye gibi büzüşüp vicdanlara hapsedildi.