İslâm’ın din ve vicdan hürriyeti adına sergilediği bu engin hoşgörü sadece vesâyetine dehâlet edenlere de münhasır değildir; o bütün dünyada aynı değerleri koruyup kollamanın da takipçisi olmuştur; mağdurun imdadına koşmuş, mazluma yardım etmiş, düşeni tutup kaldırmış ve her yerde hakkı ikame etme arkasında koşmuştur. Dahası, onun maddî mücadelesi dahi, insanları cebir, şiddet ve ikrâhtan koruma edâlıdır. O, elinin ulaşabildiği hemen her yerde, vicdanlara baskı yapılmasına karşı çıkmış; imanın gönül rızasıyla kabul edilmesine zemin hazırlamış; yerinde bir pakt olarak ve yerinde münferiden bir kısım mazlum milletleri rızaları hilafına herhangi bir dine, bir düşünceye, bir felsefeye veya bir ideolojiye zorlamaya müdahale etmiş; gücü yetiyorsa her türlü cebir ve şiddeti önlemiş ve onlara başkalarına zarar vermeme kaydıyla, istediği yolu yöntemi seçebilmenin garantörü olmuştur. Bu da İslâm’ın, muhtelif milletlerden meydana gelmiş geniş bir câmiada umumî sulh ve sükûnu sağlaması, gönüllerde bütün peygamberlerin temel mesajlarına karşı hürmet hissi uyarması ve böylece herkesin konumuna saygılı olmayı bir kısım mâkul ve kalıcı sebeplere bağlaması demektir ki fevkalâde önemlidir.