Evvelâ, mal biriktirmenin, felâketi sezmeye ters olduğu kanaatini taşımadığımı belirtmek isterim. Bana göre yerinde mal biriktirme, felâketi derinden derine sezmeye karşı bir mukabeledir. Evet, yerine göre mal, o felâketlere karşı koymak için bir hazırlık mânâsı taşır. Fakat mal, bizatihi ve bizzat insanın maddî, dünyevî ve sûrî zevklerini hedef alarak biriktiriliyorsa işte böyle bir malın onun için zararlı olduğu ve onu kurtaramayacağı her zaman söylenebilir. Ve bir mânâda böyle biri, malın beraberinde getirdiği felâketi de sezememiş demektir. Hayatlarının hemen bütün karelerini Allah yolunda geçiren ve, Kur’ân’ın ifadesiyle, Allah’ın kendilerinden razı olduğu sahabe efendilerimiz[1] mal ile olan münasebetlerinde de kılı kırk yaran bir hassasiyet gösteriyorlardı. Sahabe-i kiram efendilerimiz hicret edip Medine’yi teşrif buyurduklarında çok kısa zamanda Kureyza ve Benî Nadîr çarşılarında söz sahibi olmuşlardı. Hâlbuki o güne kadar bu çarşılarda ticareti elinde tutanlar başkaları idi. Mü’minler, aralarındaki içten münasebetler sonucu onlara üstün gelerek çarşı-pazara hâkim olmuşlardı. Medine’de bulunan Müslümanlar, ticareti çok iyi bilmiyorlar ve daha çok ziraat ile iştigal ediyorlardı. Mekke’den Efendimiz’le beraber hicret edip Medine’yi teşrif eden muhacirler ise ticareti çok iyi anladıklarından hemen oradaki ticareti ellerine geçirivermişlerdi. Bunun neticesi olarak Hazreti Osman, Abdurrahman İbn Avf ve Hazreti Talha gibi sahabîler çok zengin olmuşlardı. Bunlar zengin olmuşlardı ama her an mallarını da canlarıyla beraber Allah yolunda feda etmeye hazır ve âmâde bulunuyorlardı.