Belli bir dönemde büyük ölçüde bu mânevî dinamikler kaybedildiği için Belgrad bozgunu gibi bozgunlar yaşamış ve bir daha da belimizi doğrultamamışızdır. Evet, artık yeniçerinin yüreğinde imanı, dizinde de dermanı kalmadığından bozgunlar da kaçınılmaz olmuştur. Ama şu da var ki, bu millet en felâketli günlerinde –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– çok az bir imkânla yine düşmanlarına galebe çalmasını bilmiş ve idbarını ikbale çevirmiştir. Mesela, Anadolu’nun işgali karşısında, biraz da İslâmî heyecanın uyarılmasıyla milletimiz evinde barkında ne varsa hepsini satarak Çanakkale’ye koşmuş ve yeni bir kahramanlık destanı yazmıştır. Oradaki manzarayı Batılı müşahitler ve tarihçiler anlatırken derler ki: Çanakkale’de İngiliz birliklerini durduran asıl faktör, Türklerdeki fevkalâde askerî teknik ve taktik, savaş stratejisi ve hareket tarzı değildi; oradaki en güçlü unsur, Mehmetçik’in ölümü gülerek karşılaması, âdeta ölüme yürümesi ve o herc ü merc içinde ateşin içine atılmış cayır cayır yanan arkadaşlarını gören o imanlı ruhun, gözünü kırpmadan ateşin içine atılmasıydı. Öyle ki tümenlerin ardı arkası kesilmeden insanımızın üzerine yürüyor, o ise gözünü kırpmadan kendilerini o yakıcı ateşin içine atıyordu. Evet, yüreği böyle atan yüz binlerce askerimiz bugün orada medfûn bulunmaktadır. Bu coşkun iman ve heyecandır ki, bizim felâketli günlerimizin destan şairine en büyük destanı –Çanakkale Destanı’nı– yazdırmıştır. O kadar ki bu destan tarih sayfalarından asla silinmeyecek bir destandır. Bu destanda Mehmet Âkif, Kâbe’yi getirip Çanakkale’deki şehidin başına koymuştur. Haddizatında Kâbe yerinden oynamaz ve orası Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar meleklerin dahi metâfıdır. Ve Kâbe öyle bir yerdir ki oraya en uzak yerlerden ziyaret edilmek için gidilir. İşte şairimiz, hayalinde Kâbe’yi kucaklayıp getirmiş ve şehide âdeta bir mezar taşı gibi armağan etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki, haddizatında Çanakkale şehidimiz bu destansı ifadelerin daha ötesine lâyıktır. Keşke gücümüz yetseydi de Sidretü’l-Müntehâ’yı getirip o şehidimizin başına dikebilseydik..! Zira o, maddî gücümüzün çok ama çok sınırlı olduğu bir savaşta, göğsündeki imanı ile mücadele ediyordu ki, topa karşı sadece süngüyle mukabelede bulunma şeklinde bir karşı koyuşumuz söz konusuydu...