İçeriğe geç

İbn Mesud’un bu sözlerini kavramak için onların o zaman itibarı ile nasıl bir cemaat olduklarını düşünmek gerekir. Onlar bu âyet indiği zamanlarda öyle bir topluluk idi ki, aralarında Nebi vardı, vahiy devamlı bir surette inmekteydi. Her yerde Kur’ân devamlı bir surette okunuyordu, günde beş defa minarelerde ruh-i revân-ı Muhammedî şehbal açıyor ve “Allahu Ekber” deniyordu. Yani “Büyük Allah’tır ve siz küçüksünüz; koşun, o büyüğün karşısında serfürû edin.” deniyordu. İşte bütün bunlar hep Allah’ı anma mânâsına gelmektedir. Âyetin devamında daha sonra şöyle denmektedir: “… Sakın onlar, daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar! Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet ve kanıksama meydana gelmiş ve neticede de kalbleri katılaşmıştı. Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardı.”[20] Yani, onların üzerlerinden bir müddet geçtiği için kalbleri kaskatı olmuştu. Öncekiler, Tevrat’ı, Zebur’u ve İncil’i dinlediler, nebi gördüler ve O’nun aydınlatıcı, gönülleri yumuşatıcı beyanına şahit oldular ama kalbleri kaskatı idi. Kur’ân-ı Kerim, önümüzde batan ve bataklığa düşen bir zümreyi göstererek: “Sakın, siz de onlar gibi, yani kalbi katılaşanlar gibi olmayın.” demektedir.

Evet, bir gün derin bir inkisar içinde Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, bu Müslüman cemaatin, günün birinde gidip onlara uyacağını ve kendi çizgisinden çıkacağını bildirmiş ve “Siz, sizden evvelkilerin yoluna karış karış, adım adım uyup gideceksiniz, gidip de onları adım adım –hafizanallah– takip edeceksiniz, hatta onlar kelerin deliğine girseler, siz de arkalarından kelerin deliğine gireceksiniz.” Sahabî, “O, bizden evvel, perişan, derbeder cemaat Yahudi ve Hıristiyanlar mıdır?” deyince Efendimiz, “Başka kim olacak!” buyurur.[21]

32