İşte bu derinliği ile yine o, Rabb’isinin huzurunda kendinden geçmiş, sabah namazını eda ediyordu ki, birden Ebû Lü’lü’ün soğuk ve zehirlenmiş hançerini bağrında hissediverdi. Hançer bağrından dışarıya çıkarken Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) mübarek bağırsakları da o yırtıktan dışarıya çıkmıştı. Bu şuurlu insan, son anlarını yaşadığı o esnada dahi, olup bitenleri düşünmekten daha çok, Allah’la münasebeti adına bir husus üzerinde duruyor ve oğlu Abdullah’ın halk arasında dolaşmasını ve onların kendisi hakkında ne düşündüklerini öğrenmesini istiyordu. Bu vazifeyle halkın içine dalan Hz. Abdullah (radıyallâhu anh) hangi kapıya uğradıysa herkesin senasıyla karşılaştı; hemen herkes “Vâh Ömer!.. Vâh Ömer!.. Vâh Ömer!..” nidalarıyla ağlayıp inliyordu. Hatta kadınlar sultanı Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) de aynı duygu ve düşünceyle “Vâh Ömer” deyip feryat ediyordu. Zira herkes biliyordu ki, onun bağrına saplanan hançer aslında İslâm’ın bağrına saplanmıştı. O hançerden damlayan kan, kıyamete kadar Müslümanlar arasında iftirak telâtumuyla çağlayıp gidecek ve ihtimal bir daha da dinmeyecekti. Evet, yere yıkılan Ömer değil, İslâm birliği ve Müslümanlık idi. Onun için herkes âh u efgân edip, “Vâh Ömer!” diye ağlıyordu.