Birgün Efendimiz minberde hutbe irad ediyordu. Medine’de açlığın ve pahalılığın hâkim olduğu bu dönemde, bir ticaret kervanının Şam’dan döndüğü haberini bildiren kös veya def-davul sesi etrafta duyulunca mescittekiler Efendimiz’i dinlemeyi bırakıp kervana koştular. Tabi bu hareketi, Efendimiz’i minberde dinleme mecburiyetini henüz müdrik olmadıklarından, hutbenin ve cumanın adabı mevzuunda yeteri kadar bir şey bilmediklerinden yapmışlardı. Vakayı nakleden Selman-ı Fârisî, İbn Mesud, Bilal-i Habeşî gibi sahabiler, orada sadece on iki erkek ve bir de kadının kaldığını bildirirler. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duruma oldukça canı sıkılmış ve: “Muhammed’in canını elinde bulunduran Allah hakkı için eğer hepiniz gitmiş olsaydınız, vadiyi ateş seli doldurur, sizi götürürdü.” başka bir rivayette ise, “O kalanlar olmasaydı, üzerinize gökten taş yağdırılırdı.”302 buyurmuştur.
Evet, Nebi’nin hutbede terk edilmesi korkunç bir şeydi; bundan dolayı da sahabeye korkunç bir itap vardır. Ancak az sayıdaki kutlu, işin şuuruna varmış; Allah Resûlü’nü yalnız bırakmamak suretiyle büyük bir belanın gelmesine mâni olmuşlardır. Bundan sonra sahabenin, Efendimiz’i dinlerken âdeta ayağına pranga vurulmuş gibi dinlediği bildirilir. Artık hutbe dinlerken, öylesine edep içinde oturuyorlardı ki, o oturmaları âdeta namaz hüviyeti alıyor, Said İbn Cübeyr’in ifadeleri içinde, devr-i risalette hutbe dinlemek, iki rekât namaza mukabil sayılıyordu.303