İçeriğe geç

Namaz, sefine-i dinin direği ve mü’mine gideceği yönü gösteren pusula gibidir. Başka bir ifadeyle o, mü’mini miraca yükseltecek, bir ucu kendi elinde, diğer ucu da Allah’ın elinde olan bir merdiven ve bir habl-i metindir (sağlam bir ip). Bütün bu evsafa sahip namazın özü ise mâşerî vicdanın heyecanlarının ifadesi, cuma namazıdır. Dolayısıyla o, uyanık bir kalb ve gönülle idrak edilmelidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), فِيهِ سَاعَةٌ، لاَ يُوَافِقُهَا عَبْدٌ مُسْلِمٌ، وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي، يَسْأَلُ اللّٰهَ تَعَالَى شَيْئًا، إِلَّا أَعْطَاهُ إِيَّاهُ “Onda bir zaman vardır; Müslüman bir kul namaz kılar olduğu hâlde o vakti idrak ederse Allah’tan her ne istemişse onu Allah kendisine mutlaka verir.”316 buyurur. Bu vaktin ne zaman olduğu hususunda sahabe, tâbiin ve daha sonra gelen fukaha-i izam, değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bana öyle geliyor ki, tıpkı Kadir gecesi, Ramazan’ın içinde değişip durduğu gibi o an da cuma günü içinde gezip durmaktadır. Dolayısıyla o dakikayı yaşayabilmek, cuma gününü bir bütün olarak yaşayıp Allah’a tam bir teveccühle yönelmeye bağlıdır.

Bu yüzden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bugünü ashabıyla birlikte şuurlu olarak ve yekvücut hâlinde âdeta bir miraç yapıyor gibi geçirmiştir. Rahmet-i ilâhiyeden ümit edilir ki, bu ruh ve hava içinde cumayı değerlendirdiğimiz müddetçe, Cenâb-ı Hak duaların geçerli olduğu o dakikaya denk getirir ve dualarımıza hüsn-ü kabul gösterir. Çoğu defa Nebiler Nebisi ve duası makbul olan kimseler o lahzayı yakalamış, Allah’a duada bulunmuşlar, Allah (celle celâluhu) da onların dualarını kabul etmiştir.

322