Halk, ferahlamak, içlerine nur serpmek, gönül âlemlerini inşiraha kavuşturmak, ruh ve his âlemleriyle de pervâz edip semalara yükselmek için mescide koşardı. Onların mescide geliş maksatları, bir ağırlığı üzerlerinden atmak, bir mükellefiyetten kurtulmak değil; ruh ve kalbin gıdası olan namazı almak, alıp yukarılara doğru pervâz etmekti. Biz de müezzinin seslenişine böyle bakacak, mescide koşarken bu hava içinde koşacak, Cenâb-ı Hak karşısında el-pençe divan dururken tam huzuru idrak şuuru içinde duracak ve Efendimiz’in fiilen yapmış olduğu miracı namaz merdiveniyle eda etmeye çalışacağız. Esas olan da namazın bu şekilde duyularak eda edilmesidir. Hz. Ömer (radıyallâhu anh), namazda duyduğu bu mânâlarla hasta olup yatağa düşüyordu. Hâkeza Hz. Ali (radıyallâhu anh), rivayete göre, vücuduna saplanan okun çıkartılabilmesi için namaza duruyordu. Çünkü namazda hissettiği mânâlar onu çepeçevre kuşatıyor, başka şeyleri duymasına engel oluyordu.
Evet, Rabbi azametine uygun büyüklüğüyle anma bu olsa gerek. Zaten imanın gereği de budur. Mü’min, bu derin anlayış içinde Rabbin adını hayatının her zerresine işleyecek ve melekler gibi bir hayat yaşayacaktır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ، وَحُجِبَتِ الجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ “Cennet’in etrafı, nefsin hoşlanmadığı şeylerle sarılmıştır; Cehennem’in etrafı da nefsin arzuladığı cazip şeylerle sarılmıştır.”264 buyurur. Dolayısıyla Cennet’e girmek için bir kısım meşakkatlere katlanmak, Cehennem’den kurtulmak için de bir kısım şehevî şeylere sabretmek gerekmektedir.
Evet, Allah’ı zikir, O’nu her an hatırlayıp hatırdan çıkarmama çok yüce bir haslettir. Her cuma, imam minberden inerken bize bunu hatırlatır ve وَلَذِكْرُ اللّٰهِ أَكْبَرُ “Allah’ı anmak, elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.”265 âyetini okur. Gerçek bir mü’min, O’nu hatırdan çıkarmaya tahammül edemez.