İçeriğe geç

Mü’min olmayana gelince o, günde beş defa okunan ezan-ı Muhammedî’ye kulak vermediği ve kılınan beş vakit namaza iştirak etmediği için, hayatı bâd-ı heva geçiyor, dolayısıyla defterine kaydedilen hiçbir hasenat da olmuyor demektir. Mü’min, yümünlü ve bereketli bir hayata sahiptir; o, dünya tarlasına bir olarak attığı tohumunu ahirette on, yüz, yedi yüz ve daha fazla katlarıyla hasat eder. Çünkü onun niyeti, amelinden daha büyüktür. Bu yüzden o, kulluk şuuru içinde bulunduğu müddetçe hayatının her safhası kulluk hesabına geçiyor demektir.

Bu kutsî davetin Cenâb-ı Hakk’a bakan yönüne gelince; Allah (celle celâluhu), namazla bizi kendi rahmetine davet eder. Tıpkı davet sahibinin, davetlilerini kapının önünde karşılayıp onlara izzet ü ikramda bulunması ve eli boş geriye göndermemesi gibi, günde beş defa minarelerin başından yükselen en güzel sesle –ki Kur’ân-ı Kerim, ezan-ı Muhammedî’nin büyüklüğünü anlatırken, وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللّٰهِ “Allah’a davet edenin sözünden daha güzel söz mü olur?”273 demektedir– mescitlere davet eden Allah (celle celâluhu), oraya gelenleri boş çevirmeyecek; sonsuz ihsan, kerem ve rahmetinden kullarının ruh ve kalblerine gıda lütfedecek, onların gözünden perdeyi kaldırıp lâhut âlemine açacak ve oraya ait cilveler gösterecek, –kul farkına varsın ya da varmasın– bir miraç yapma lütfuyla onları serfirâz ve şerefyâb kılacaktır. Kul, bu davete icabet edip Rabbin huzuruna vardığı zaman, namazının bir merdiven hâline geldiğine ve kendisini yukarı doğru yükselttiğine şahit olacaktır. Öyle ki yükseldiği o doruk noktada Rabbini müşâhede edecektir.

282