İçeriğe geç

İnsan, hemen elde edeceği bir menfaate karşı hırslı, daha sonra elde edeceği daha güzel şeylere karşı ise çoğu zaman alâkasızdır. Kur’ân, bu hakikati, وَكَانَ الإِنْسَانُ عَجُولاً“İnsan çok acelecidir.”267 âyetiyle ifade eder. Bir başka âyette, إِنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا “Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.”268 buyrulur. Devamında, إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا “Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.”269 Yani başına bir musibet geldiği zaman feryadı basar, yanar yakılır, her yerde kendi musibetini destanlaştırır, kendi derdiyle başkalarını da ağlatmak ister. Hâlbuki aceleci davrandığından bilmez ki başına gelen musibet belki kendisi hakkında hayırlıdır. Yine bilemez ki üzerinde müheymin ve nigehbân olan Allah (celle celâluhu), günahlarından arınmış olarak yeryüzünde salına salına gezmesi için musibetleri onun başına sağanak sağanak yağdırmaktadır. Fakat o peşin ücretin müptelası olduğundan hiçbir şekilde musibete karşı tahammülü yoktur. وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا “Kendisine imkân verildiğinde ise pinti kesilir.”270 Tek kuruşun dahi elinden kaçmasına imkân vermez, birini bin etmek ister.

Evet, insanın mahiyetine yerleştirilen bu ve benzeri duygular ancak namazla istikamet kazanır ve doğru bir şekilde kullanılmış olur. Bu duyguların hedefi, aslında insanı a’lâ-yı illiyyîn-i kemalâta (insanlığın en yüksek mertebesi) yükseltmektir. Fakat insan, Rabbiyle arasında bir münasebet temin edemediği zaman, bunları nerede kullanacağını da bilemez. Bu şekilde suistimal edilen bu istidatlar dolayısıyla insanı a’lâ-yı illiyyîn-i kemalâta çıkaracağı yerde, onu başaşağı getirir ve esfel-i sâfilîne (en aşağı seviyeye) düşürür.

279