Bu itibarla da, Kelâmullah’ın bir köşeye atılması, yalnızlığa terk edilmesi, sadece duvarların süsü yapılması ve yalnızca ölülere okunması revâ değildir. O, ölülerden önce diriler için kurtuluş vesilesidir. Onda ferdî ve içtimaî bütün hastalıklarımızın çaresi vardır. Onu böyle görüp böyle kabul etmemek başlı başına bir cefâdır. Mehmet Âkif bu hakikati ne güzel ifade eder:
Hâsılı; Kelâm-ı İlâhî’den kat’iyen uzaklaşmayan, onu usûlüne göre okuyan, emirlerine uygun olarak yaşayan ve âyetleri yorumlama hususunda haddi aşmayan insan ikrama lâyık bir Kur’ân talebesi sayılır. Ne var ki, Kur’ân hakkında gulüv ve cefâdan uzak kalabilmek için, usûle riayette titizlik göstermenin yanı sıra, ciddî bir teemmül, tedebbür ve tefekkürle murad-ı ilâhîye ulaşmaya çalışmak gerekmektedir. Bunu yaparken de, Kur’ân-ı Kerim’in sahabe tarafından nasıl anlaşıldığını ve nasıl yorumlandığını fevkalâde bir titizlikle kelimesi kelimesine tespite çalışan, muhkematı esas alarak mülâhazalarını yine Kur’ân ve sünnet-i sahiha disiplinleriyle test eden, böylece Kur’ân düşmanları tarafından yorum ve tevil adına ortaya atılan müzahref bilgi kırıntılarını ayıklayan ve murad-ı ilâhîyi doğru anlayabilmemiz için harikulâde bir sa’y ü gayret gösteren selef-i salihîn efendilerimizin müstakîm çizgisinden asla ayrılmamak icap etmektedir.