İçeriğe geç

“Hâmil-i Kur’ân”, lügat itibarıyla, Kur’ân-ı Kerim’in metnini zihnine yerleştiren, onun ahlâkı ile ahlâklanan ve ilâhî hükümlere uygun olarak yaşayan insan demektir. Aslında, “hâmil-i Kur’ân” ya da çoğul ifadesiyle “hamele-i Kur’ân”; hâfız âlim ve âbidler başta olmak üzere, Allah’ın kelâmını şuurluca okumaya ve Cenâb-ı Hakk’ın marziyatını anlamaya çalışan, idrak ettiği ulvî hakikatleri diğer insanlara da duyurma uğrunda her türlü fedakârlığa razı olan, Kur’ân hizmeti yolunda taşınması hayli güç yükleri omuzlayan, gönül verdiği davanın gerektirdiği vazifeleri eda ederken karşılaştığı zorluklara katlanan ve daima ilâhî emirlere muvafık hareket etme duyarlılığı içinde bulunan insanların umumî unvanıdır.

Selef-i salihîne göre; hakikî Kur’ân ehli olanlar, sadece onu yüzünden veya ezbere okumayı bilenler değil, aynı zamanda onunla amel edenlerdir. Bu itibarla Mushaf’ın tamamını ezbere bildiği hâlde onun emirlerine uygun hareket etmeyenler “hamele-i Kur’ân” sayılmazlar. Evet, “hâmil-i Kur’ân”, Kitab-ı Hakîm’in hepsini ya da bir kısmını ezberleyenden ziyade, ona talebe ve hâdim olma mesuliyetini idrak eden ve hayatını onun emirleri ışığında sürdürme gayreti gösteren insandır.

Nitekim, soruya esas teşkil eden hadis-i şerifte, وَحَامِلُ الْقُرْاٰنِ غَيْرُ الْغَالِي فِيهِ وَالْجَافِي عَنْهُ denilmiş2; Kur’ân ile meşgul olan bir insanın hakikî “hâmil-i Kur’ân” sayılması ve ikrama lâyık görülmesi için gulüv ve cefâdan uzak bulunması gerektiği ifade edilmiştir.

237