Hâricîlere göre; Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin herhangi bir konuda hüküm verme yetkisi yoktu ve böyle bir yetkiyi kabul edenler onların nazarında kâfir olurlardı. Bundan dolayı, hususiyle, “Kim Allah’ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam fâsıklardır.”4 mealindeki âyetin zâhirî mânâsına takılan ve onu لَا حُكْمَ إِلَّا لِلّٰهِ “Hüküm ancak Allah’ındır.” şeklinde bir propaganda sözüne dönüştüren Hâricîler, dillerine doladıkları bu cümleye dayanarak Sıffîn’de hakemlik yapan Amr İbn Âs ve Ebû Musa el-Eş’arî’yi, Hazreti Ali de dahil hakemleri kabul eden bütün mü’minleri ve hatta Cemel Vak’ası’na katılan Hazreti Âişe, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyir (radıyallâhu anhüm ecmaîn) gibi güzîde sahabileri –hâşâ, yüz bin kere hâşâ– kâfir ilân etmişlerdi. İşte, bu tam bir gulüv idi. Hâricîler, meseleleri nasların zâhirî mânâlarına bağlayarak yorumda aşırılığa girmiş, hadlerini aşmış ve Kur’ân yolunda Kur’ân’dan cüdâ düşmüşlerdi. Her meselede, “Acaba, bu konuda Allah Resûlü hangi esasları vaz’etmiş; ashabın ileri gelenleri neler söylemiş; selef-i salihîn nasıl davranmış?” demeleri ve böylece kendi anlayışlarını test etmeleri gerekirken, onlar, hevâ ve heveslerine sağlam fikir sureti verme ve kendi kanaatlerini güçlendireceğine inandıkları âyetleri bu uğurda kullanma yolunu seçmişlerdi. Bu itibarla da, onlarınki Kur’ân’a bağlılık değil, Kur’ân’ı kendilerinin anladığı şekilde anlatmada inat ve onu işlerine geldiği gibi değerlendirmede ısrardı.. aklın hakkını vermek ve dengeli hareket etmek değil, düpe düz bir ifrattı.
Gulât’ın İfratları
Dipnotlar
- 4 Mâide sûresi, 5/47.