İçeriğe geç

Sözün özü, âlem-i gayba ait bir konu olan “duhân”ın keyfiyetini yalnızca Allah bilir; o, kıtlık döneminde dayanılmaz bir açlıkla karşı karşıya kalan müşriklerin yeri göğü kaplamış vaziyette gördükleri duman da olabilir, kıyametten önce inkârcıları kasıp kavuran, mü’minleri de nezle eden maddî bir azap da. Ne var ki, küllî bir nazarla hadis-i şeriflere bakıldığında, duhânı, maddî bir belâ şeklinde anlamaktan ziyade, iyinin kötüden, güzelin çirkinden, doğrunun eğriden ayırt edilemediği bir dönemin sembolü olarak kabul etmek daha isabetli görülmektedir. O, ak ile karanın, sap ile samanın, sıdk ile yalanın birbirine karıştığı, dinî kriterlerin arka plâna atıldığı, dünya çapındaki düşünce kaymaları yüzünden mü’minlerin de öldürücü yaralar aldığı ve her yanda akl-ı selim adına zifiri karanlığın yaşandığı karmakarışık bir devrin remzi olsa gerektir.

Doğrusu, âlem-i İslâm dediğimiz bahtsız coğrafyanın şu anda yaşadığı tâli’sizlik de işte bundan ibarettir. Fakat, şayet inananlar, kıyametin diğer alâmetlerinden Cenâb-ı Hakk’a sığındıkları gibi, duhânın şerlerinden de istiâzede bulunur ve dinin yanıltmaz ölçülerini esas alarak kendi hayat çizgilerini sürekli gözden geçirirlerse, inşâallah, bu hastalıktan en az zararla kurtularak bir kere daha düşünce istikametine, kalb sıhhatine ve his selâmetine kavuşacaklardır.

221