Abdullah İbn Şeddâd Hazretleri de babasından dinlediği benzer bir vâkıayı anlatmaktadır: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ) Hasan veya Hüseyin efendilerimizden birini kucağında taşıdığını, mescide girip namaz kıldırmak üzere öne geçtikten sonra çocuğu yere bıraktığını, sonra tekbir getirip namaza durduğunu; namaz esnasında uzunca secde yaptığını ve namaz bitince cemaatten birinin “Ey Allah’ın Resûlü! Namaz sırasında secdeyi öyle uzun tuttunuz ki, bir hâdise meydana geldiğini veya sana vahiy indiğini zannettik!” demesi üzerine, “Hayır! Bunlardan hiçbiri olmadı; torunum sırtıma bindi. Acele etmeyi ve hevesi geçmeden onu sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım; (kendisi ininceye kadar bekledim.)” cevabını verdiğini rivayet etmektedir.5
Evet, Şefkat Peygamberi bütün insanlara ve özellikle de çocuklara karşı çok müşfik idi; bununla beraber, O’nun iki aziz torunu Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’e karşı hususî bir muhabbeti söz konusuydu. Şu kadar var ki, Rehber-i Ekmel’in bu sevgi ve alâkası, sadece kan bağının ve nesebî duyguların bir neticesi değildi; Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sevgisi bir yönüyle O’nun risalet vazifesinin bir gereğiydi. Nur Müellifi’nin ifadesiyle, gayb-âşina kalbiyle dünyadan meydan-ı haşri temâşâya duran, yerden Cennet’i gören, zeminden gökteki melekleri müşâhede eden, hatta Zât-ı Zülcelâl’in rü’yetine mazhar olan ve zaman-ı Âdem’den beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisatı bilen Zât-ı Ahmediyye (aleyhissalatü vesselâm) nuranî nazarı ile elbette Hazreti Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelecek kutupları, imamları ve mürşidleri de görmüş ve onların umumu namına o ikisinin başlarını öpmüştü. Dolayısıyla, Hazreti Hasan’ın (radıyallâhu anh) başını öpmesinde Şâh-ı Geylânî’nin de büyük bir hissesi vardı.6
Dipnotlar
- 5 Nesâî, tatbîk 82; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/493.
- 6 Bediüzzaman, Lem’alar s.24 (Dördüncü Lem’a, İkinci Nükte).