Diğer taraftan, üstün olma duygusu her zaman ferdî benlikten kaynaklanmaz. Bazen insan, enaniyetini besleyen yanlış his ve düşünceleri kendi içinde eritebilir. Kalbine ve zihnine uğrayıp geçen bazı nefsî ve şeytanî duygulardan kurtulup şahsen Allah için başlayan, Allah için işleyen ve rıza-yı ilâhî dairesinde hareket eden bir kul olabilir. Ne var ki, şahsı hesabına “kullardan bir kul” olma şuuruna ulaşmış kimseler için de “âidiyet mülâhazası” meyl-i tefevvuka sebep olabilir; ondan dolayı kendini farklı ve üstün sayanlar bulunabilir. Yani, bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir. Bu his sebebiyle kimileri “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz.” der övünürler; kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanın hemen her ülkesinde ortaya koyduğu eğitim faaliyetleriyle milletimizin adını bayraklaştıran ve insanlık tarihi boyunca eşine az rastlanır şekilde büyük bir hızla faaliyet alanını genişleterek istikbalin sulh adacıklarını kuran bir hareketin gönüllüleriyiz.” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapılırlar. Aslında, insanın şahsî hayatı hesabına “ene”den sıyrılması çok büyük bir başarı ve şeytana karşı önemli bir tabyedir. Fakat, “ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, başlangıç itibarıyla takdire şayan bir adım olsa bile, şayet “ene”nin yerini “nahnü” alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. Zira, “nahnü”ye geçiş bir mertebe ise de, orada da durmamak ve “Hüve”ye yürümek; her şeyi “O”na vermek esastır.