Bu fâikiyet mülâhazası, yani, daha üstün ve daha kıymetli olma arzusu, bazen insanın şahsî enaniyetinden kaynaklanır. Allah’ın ekstra lütuflarına mazhar olan bir insan, sağlam bir kulluk düşüncesiyle onları hazmedip bala döndürmesi ve bal-kaymak gibi yudumlaması mümkünken, bazen benliğine takılır, nimetleri kendi istihkakına bağlar ve böylece onları zehire çevirmiş olur. Her nimeti, Mün’im-i Hakikî’yi gösteren bir ayna gibi algılayıp, Yunus Emre’nin ifadesiyle “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.” diyerek ihsanda bulunan Zât’a yönelmesi gerekirken, enaniyetine, gurur ve kibrine yenik düşer, sadece nimeti düşünür, onu kazanmış olduğu bir hak gibi görür; dolayısıyla da, sebeplerin ötesinde bir Müsebbibü’l-esbab bulunduğunu hiç hatırlayamaz ve nimetlerin asıl Sahibini kat’iyen düşünemez. Aslında, o güzel şeyleri his, şuur, kadirşinaslık ve Allah’a teveccüh çerçevesi içinde değerlendirse, onlar kendisi için birer nimet olacak ve onu yükseltecektir. Fakat bencil insan, âdeta onları enaniyetini besleyen faktörler hâline getirir, her nimeti benliğine mâleder ve sürekli “ben” der durur; neticede o nimetler de birer felâket sebebine dönüşür ve mahvedici bir mahiyete bürünürler.