İşte, zekâ, hafıza, beyan gücü, ses güzelliği… gibi değişik istidatlar ve farklı kabiliyetler Allah’a teşekkürü gerektiren nimetlerdir. Fakat, insanlar bazen bu nimetlerin Allah tarafından verildiğini ve onların emanet bir elbise gibi insana giydirildiğini unuturlar; unutur ve onları sabit, değişmez ve ebedî birer üstünlük vesilesi gibi görmeye başlarlar. Kalb ve kafalarındaki bu duygu ve düşünce inhirafını çirkin hırıltılar olarak dışa aksettir ve zamanla “Benim zekâm, benim hafızam, benim fikrim, benim yazım…” sözlerini birer fâikiyet iddiası şeklinde telaffuz eder dururlar. Rahmet ilinden dalga dalga esip gelen lütuflar karşısında şükür hisleriyle dolacaklarına, nankörlüklere girer ve o güzelim nimetlerin çehresini bencillik, gurur, riya ve süm’a isiyle karartırlar. Bütün ihsanları, acz, fakr ve ihtiyaçlarına binaen kendilerine bahşedilmiş birer lütuf olarak değerlendireceklerine ve onların asıl kaynağı üzerinde duracaklarına, onlara sahip çıkar ve hak iddiasında bulunurlar. Her nimetin aynı zamanda bir imtihan vesilesi olabileceği ihtimaline karşı Allah’a sığınacaklarına, sığınıp kulluk çıtasını biraz daha yükselteceklerine, iyiden iyiye şımarır, kendilerini biraz daha beğenir; her hâl, tavır ve davranışlarına mukabil takdir bekleyen, alkış isteyen kimseler oluverirler.
Enâniyet ve Fâikiyet Mülâhazası