Melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler; uzun bir yoldan gelmiş, saçı sakalı dağınık, üstü başı perişan birer misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına varırlar ve onun duyacağı şekilde سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ derler. Kalbi ötelerden gelen esintilere açık olan İbrahim (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’ı tesbih u takdis etmek için çok iyi seçilmiş bu kelimeleri ve onların seslendirilişindeki lâhûtîliği duyunca pek sevinir; “Aman Allahım, bu ne güzel bir söz!” diyerek hayranlığını ifade eder ve “Servetimin üçte biri sizin olsun, yeter ki o tesbihi bir kere daha söyleyin!” der. Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile o tesbihi tekrar edince, Allah’la alâkası açısından tesbih u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman, o sözdeki derinliğin kendi ruhunda hâsıl ettiği tesir neticesinde, bir kere daha aynı tesbihi duymak için malının tamamını vermeye de razı olur. Nihayet, “Değil mi ki bana bu tesbihi dinletip öğrettiniz, ben de size köle oldum!” diyerek meleklere mukabelede bulunur. Bu davranışıyla da, sahip olduğu her şeyi, hatta canını bile Cânân yolunda feda edebileceğini gösterir.
Evet, Seyyid Nigarî ne hoş söyler:
Cânân’ı diliyorsan, kalbinde can dağdağası olamaz, mal sevgisi orada yer tutamaz. Gerekirse her şeyini, malını, mülkünü ve hatta canını bir keseye koyar; “Maksud O’dur, matlup O’dur, mahbub O!” dediğin Allah uğrunda tereddüt etmeden verirsin. Aksine, “malım mülküm” diyor ve can derdine düşüyorsan, Cânân’a ayırdığın gönlünü fâni şeylere kaptırmış ve O’na karşı gereken teveccühü gösterememiş sayılırsın.
Tesbih