Gelin, biz salih amellerde ölesiye koşturalım; dine ve millete hizmetin söz konusu olduğu her yerde en önde bulunalım; en ağır yükleri biz omuzlayalım. Fakat, “şimdi mükâfat zamanı” dendiğinde de hemen gerilerin gerisine kaçalım hatta gerilerin gerisinin gerisini arayalım ve hiç hatıra gelmeyecek bir yer bulalım. Öyle bir yerde ve öyle bir duruşla duralım ki, bize bakanlar “Acaba o büyük hizmetlerde bunun da emeği ve alın teri yok muydu ki böyle dışarıda duruyor?” desinler, mükâfat alacaklar sırasında bizi göremesinler ve bize de bir ücret ödemeyi düşünmesinler. Biz kat’iyen, “yaptım, çattım, kurdum, işlettim, başlattım; ilmim, bilgim, malım, mülküm, tecrübem ve kabiliyetlerim…” demeyelim. Hazreti Âdem’den günümüze kadar bu sözleri hep firavunlar söylemişlerdir; bu sözleri söyleyen ve bu mülâhazaları taşıyan kimseler de içlerinde az çok firavunluk taşıyorlar demektir. Hiçbir peygamber “ben yaptım, ben ettim” iddiasında bulunmamıştır. Peygamberler ve onların takipçileri hep “O” demiş, O’nu göstermişlerdir; her devrin firavunları da sürekli “Ben” diye kükremiş ve nazarları kendilerine çevirmeye çalışmışlardır. “Peygamberlerin yolu mu, firavunların izi mi?” dense ve bir tercihte bulunması istense her mü’minin yöneleceği istikamet bellidir. Öyleyse, bizim yapmamız gereken de o yöne dönmek ve istikamet üzere olup olmadığımızı sık sık kontrol etmektir.