Her meselede olduğu gibi, edebi de insan tabiatının bir derinliği hâline getirmek gerekir. İnsan işleye işleye, düşüne düşüne, üzerinde dura dura edebi tabiat hâline getirebilir. Dolayısıyla birine karşı edepli davranırken riyakârlık yapmamış ve sadece karakterini sergilemiş olur. Böylece, riyadan, süm’adan ve başkalarına kendini satmaktan uzak kalır. Ayrıca, tabiî olmayan şeylerde her zaman inkıtâlar meydana gelebilir; sun’î davranışlar zamanla insana bâr olmaya başlar ve iradeyi zorlar. İnsan, irade gücünü her meselede ortaya koyamayabilir, her an iradenin hakkını veremeyebilir. Fakat, bir şey tabiat hâline getirilirse, onun rüzgârı da arkaya alınır ve o işe inkıtasız devam edilir.
Bizim terbiye sistemimizde edep herkesin tabiatının bir yanı olmuştu. Biz birbirimize hitap ederken “efendim” derdik; hatta en küçük kardeşlerimize bile “efendi” diye seslenirdik. Öyle ki, annem ve babam, belki çocukken beni ismimle çağırmışlardı ama belli bir yaştan sonra bana asla sadece adımla hitap etmemişlerdi. Bir anne-baba, oğlu paşa da olsa, yine “Ahmet gel, Mehmet kalk!” diyebilir. Fakat annem bana hep “Hacı Efendi” derdi. Kardeşlerim de birbirlerine “Efendi” diye seslenir ve hep saygı ifade eden bir üslûpla konuşurlardı.