İçeriğe geç

Bir diğer husus da şudur: Sa’d İbn Ebî Vakkâs’ın oğlu dua ederken, uzun uzun tarifler yapıyor, istediği her şeyi bir bir sayıp döküyor; meselâ, “Allahım bana Cennet ver, kenarında şöyle ırmaklar aksın, üzerinde böyle kuşlar uçuşsun…” diyor. Hazreti Sa’d hemen oğlunu uyarıyor; “Oğlum, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) duayı böyle yapmayı, duanın teferruatında mübalağayı men etmişti.”4 diyor. Acaba neden duada mübalağa men ediliyor? Çünkü biz meseleleri dar havsalamıza göre şekillendiriyoruz; oysaki, Allah (celle celâluhu) kutsî hadiste şöyle buyuruyor: “Ben, salih kullarıma –her davranışı sağlam, arızasız, hayatını iyilik ve hayır dairesinde sürdüren, yaptığı iyi bir iş ile yeni bir iyi işe ulaşan ve salih amel yapışanlara– öyle şeyler hazırladım ki, onları ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de herhangi bir insan tasavvur etmiş. Tasavvur edilmedik şeyler, sürpriz nimetler…”5 Evet, Cenâb-ı Hakk’ın salih kullarına, hâlis kullarına hazırladığı şeyler bu vüsatte ise, meseleyi insanın dar havsalası ve dar idrâkine havale etmek uygun düşmeyecektir. İnsan, sadece burada gördüğü, alıştığı, lezzet dediği, zevk olarak bildiği argümanları esas alır, o argümanların darlığına hapsolur ve onların kalıplarına sıkışmış isteklerde bulunursa Allah’ın çok geniş olarak vaz’ettiği şeyleri daraltmış olur. İşte duada mübalağanın yasaklanmasının mânâsı da burada gizlidir. Esas olan insânî ve dünyevî kalıpların darlığında sıkışmamaktır; yoksa bir kul sürekli dua etse, ilâhî rahmete müteveccih ellerini/kollarını hiç indirmese yine de duada mübalağa etmiş sayılmaz.

Rıza-i İlâhî

280