dediği gibi her şeyden önce illetin bilinmesi, hastalığın teşhis edilmesi, doktorların ifadesiyle “tanı”nın ortaya konması lazımdır. Bu yapılmadan tedaviye başlanması mümkün değildir. Bu açıdan, hoşgörü, barış ve sulh atmosferinde yaşamayı arzu eden ve bu gâye uğrunda gayret gösteren Müslümanlar da İslâm’ın dünden bugüne biteviye saldırılara maruz kaldığını ve bundan sonra da bazı insanların düşmanca hislerle hareket edebileceğini bilmeleri lazımdır.
Evet, tarihin değişik dönemlerine çok kısa bir yolculuk yapsanız ya da hâl-i hazırdaki hâdiselerin çehresine dikkatle baksanız ürpererek göreceksiniz ki, hakikaten dışta bir husumet cephesi vardır. Meselâ, daha Hicret-i seniyyenin 8. senesinde, Roma’nın desteğinde Hristiyan Araplardan oluşan 100.000 kişilik bir ordu 3000 kişilik İslâm birliğine karşı savaşmış ve Mu’te’yi kan gölüne çevirmişlerdi. O günkü dünya nüfusu ve o gün harbe çıkarken teşkil edilen ordular mülâhazası açısından meseleyi ele alacak olursak, bütün Ceziretü’l-Arab’ı işgal edebilecek güçlü bir ordu ile gelmişlerdi Müslümanlar üzerine. Aradan birkaç sene henüz geçmişti ki, Hazreti Ebû Bekir, bir taraftan Esvedu’l-Ansî, Müseylimetü’l-Kezzab, Secah, Tuleyha gibi peygamberlik iddiasındaki yalancılarla, içten çıkan vefasızlarla mücadele ederken, bir taraftan da, dışta iki büyük imparatorluğun, Sasanî ve Roma’nın ordularıyla karşılaşmak zorunda kalmıştı. Aynı düşman cephe yine binlerce (bazılarına göre 150-200 bin) kişilik bir orduyla ve Müslümanları bitirme niyetiyle hücuma kalkmış, ama Allah’ın inayetiyle bozguna uğratılmıştı.