İşte, hayatını böyle bir gâyeye bağlayan insan, zamanla kendi kusurlarını da görmeye başlar. Dolayısıyla, kendi nefsine dini hayatı, hâl ve tavırları adına eğrilmeye, eksik ve kusurlara girmeye çok fazla fırsat vermez; dikkatli yaşar, iradesinin hakkını verir. Belki bazen nefis ve şeytandan gelen bir kısım cismanî ve bedenî arzu oklarına maruz kalabilir. Fakat, bağlandığı gâye onun yanlış adım atmasına mani olur. Mefkûre duygusu o insanda ihsan şuurunu tetikler. Allah’ı görüyor ya da O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazası herhangi bir günah ihtimaline karşı onu hemen teyakkuza çağırır. Hani, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) devrindeki iffet abidesi delikanlıyı hatırlarsınız. O genç bir yerde günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.”2 mealindeki âyet diline dolanır. İçinde hissettiği o günah temayülünün şeytandan gelip gönlüne çarpan bir tayf olduğunu anlar, o esnada gözü açılır, durumunu basiretle gözden geçirir ve Allah’ı hatırlar; hatırlar da günahtan geriye durur. Fakat, gönlü ve vicdanı o günaha düşme korkusuna ve ihsan şuuruna muhalif davranmış olma endişesine dayanamaz ve genç oracığa yıkılır kalır.
Dipnotlar
- 2 A’râf sûresi, 7/201.