Maalesef, bu asırda enaniyet çok ileride. “Veli” diyebileceğiniz adamda bile bencillik oluyor. Hatta –hafizanallah– öyle oluyor ki, zaman geliyor, namazında niyazında birisi olmasına rağmen, çok önemli, makbûl bir insanın Cenâb-ı Hak tarafından bazı önemli şeylere vesile kılındığı söylenince ona karşı kıskançlık duyuyor. Hatta kendisine saygı duyduğu zâtı bile kıskanabiliyor. Enaniyet o kadar ileri ki, “Üstad” deyip onu kabulünü ifade ediyor; fakat kendisini silseniz, nefyetseniz, her şeyi tamamen Üstad’a verseniz ona karşı bile kıskançlık duyuyor, “Azıcık da benden bahsedin yahu!” diyor.
Böyle insanlardan müteşekkil enaniyetli bir cemiyette de bir enaniyet-i milliye, enaniyet-i cem’iyye oluyor. Benlik kuvvet kazanıyor ve daha tehlikeli hâle geliyor. Âidiyet mülâhazası da enaniyete sebep oluyor. İnsan tercihini bir yönde kullanabilir. Ben Hanefiyim, tercihimi böyle kullandım; fakat Hanefî olmakla Şafiîliğe, Hanbelîliğe karşı caka yapmanın bir mânâsı yoktur. Herkes elinden geldiğince dinine, milletine hizmet ediyorken, “Ben falan yerin talebesiyim, ben falan ırkın mensubuyum…” şeklinde üstünlük mülâhazaları içine girmek çirkindir. Tercihini belli bir yönde kullanmışsın, elbette tercihini kullandığına göre orada bir fâikiyet mülâhaza ediyorsun. Bu normaldir ve senin hakkındır. Tıpkı bir müçtehidin yaptığı içtihad gibi bir şeydir bu. Bir müçtehid delilleri inceler, bir hükme varır. Bir hükme vardıktan sonra da artık onunla amel etmesi gerekir. “Ben şu delilden şu hükmü çıkarıyorum; ama onunla amel etmiyorum.” diyemez. Doğruluğuna inanıyorsa onunla amel etmelidir. Aynen onun gibi, bir mülâhazaya bağlı olarak bir tercihte bulunmuş olabilirsin. Ama bu, üstünlük duygusuna kapılmaya, başkalarını hafife almaya ve kendini de kurtulmuşluk içinde görmeye kat’iyen vesile yapılmamalıdır.
Zât-ı Zü’l-Celâl ve Zü’l-Kemâl