Öyleyse, gelin o genişliği koruyalım. Şeytanın tezgâhlarını işletmesine fırsat vermeyelim. Usûl-i fıkıh tabiriyle “sedd-i zerâi”ye (henüz oluşmadan kötülüklerin önüne set çekme) göre ya da azimete göre davranalım. Bizi fitnenin, imtihan ve iptilanın içine çekebilecek şeylerden fersah fersah uzak duralım. Gözümüze ilişen haram karşısında hemen tavır alalım, başımızı çevirelim. Böylece onun suretinin ruh dünyamızı kirletmesine izin vermeyelim. Hatta bırakın gözümüze ilişmesini, bu ihtimalin olduğu yerlerde dahi bulunmayalım. Kısacası duracağımız yeri iyi belirleyelim ki o yer halifelik makamıdır. O hâlde Allah’ın bizi lütfuyla oturttuğu bu makama yakışır şekilde hareket edelim.
Kendini Bil
İnsanın kendisini bilmesi, sadece anatomisini, kuvve-i şeheviyesini, gadabiyesini, gayzını, hiddetini, şiddetini bilmesi demek değildir; sadece vicdan mekanizmasını, ruh sistemi içindeki latîfe-i Rabbaniyesini, şuurunu, hissini, iradesini bilmesi de demek değildir. İnsanın kendini bilmesi, bunlarla birlikte her gün kendini farklı bir mülâhazaya alarak yeniden okuması, sürekli kendisini yeniden tanıması demektir. Çünkü insan, bir fotoğraf gibi tek bir karede tesbit edilen/edilebilen bir varlık değildir. O büyüyen bir ağaç gibi her an yeni bir şekil almaktadır. Dolayısıyla insanın kendi ruh, idrak ve şuur ufku itibarıyla kendiyle münasebettar olan hâdiseleri gözlemlemesi ve yorumlaması gerekmektedir. “Bugün şöyle olumsuz bir hâdise geçti başımdan, sebebi herhalde şu hatam idi” veya “Şu davranışımdan dolayı böyle bir lütf-u ilâhîye mazhar oldum. Liyakatim olmasa bile, ihtimal Cenâb-ı Hakk’ın marziyatına muvafıktı.” gibi düşünceler ile devamlı kendini mercek altında tutması gerekir. Ama burada şunu unutmamak lazım: Bu muhasebeyi yaptığınız zaman dilimi de, yukarıda bahsini ettiğimiz bir kareden ibarettir ve bu durum bir saniye önce veya bir saniye sonrakinden farklıdır.