Bazen etrafı tarafından medh ü senâ edilen kişiler halî veya kavlî olarak buna destek verirler. Bu durumda, tabir caizse, musibet ikileşmiş ve önü alınmaz bir hâle gelmiş veya geliyor demektir. İslâm tarihine bu gözle baktığınızda görürüz ki, bu türlü yaklaşımlar, tesiri günümüze kadar uzanan menfi oluşumlarda çok önemli rol oynamıştır. Safevî ve Fâtımî devletlerinin kuruluşunun arkasında Hz. Fâtıma’nın torunu olduğunu iddia eden –nesebi olarak olabilir– kerameti kendinden menkul insanlar ve onları göklerde uçuran kişiler vardır. Haşhaşîler ve Murabitîn olarak tarihte yer alan oluşumlar da bu kategoriye dahildir.
Büyük büyük şeyler iddia edenler çıkmış bunlar arasında. Göklerde meleklerin önünde namaz kıldırmadan tutun da, Cennet ve Cehennem’in anahtarlarını ellerinde bulundurmaya kadar… Çok ağır şeyler bunlar. Niye insanlar Cenâb-ı Hakk’ın kendilerini yarattığı ahsen-i takvîm çizgisinde, ayakları yerde, mütevaziâne kulluğa razı olmaz da böyle yüksek payelere gözlerini dikerler acaba? Ne kazanırlar veya ne kazanacaklarını düşünürler?
Evet, sadakat önemlidir. İnsanın davasına, dava arkadaşlarına, örnek aldığı insanlara sadık olması gerçekten önemlidir. Ama sadakat körü körüne bağlılık demek değildir. Şeyhini meleklerden üstün gösterme hiç değildir. Sadakatin birçok yönü var. Meselâ, birisi şahsî günah işlemişse, günahı kendisine; fakat ben yeri geldiğinde usûlünce ikaz ederim onu. Doğru yoldan saptığı/sapacağı yerde –hafizanallah– elinden tutarım onun. İşte sadakattir bu. Yanlış konuştuğu yerde usûlünce tashih ederim; sadakattir bu. Onu hiçbir şeye feda etmeme, gücüm yeterse mahşerde de onun yanında olma, sadakattir bu. Unutmayın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâ-yı illiyyîn-i insaniyete çıkaran sadakattir.