Demek asıl mesele şeytanın ağına düşmemek. Kur’ân-ı Kerim diyor ki, يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ“Onlara vaadde bulunur ve onları boş kuruntulara sevkeder…”4 Hiçbir vaadini yerine getirmez o. Onun sözünün hikâye edildiği başka bir âyette açıkça diyor zaten: “… Ben de size bir şeyler vaadettim, ama sözümde durmadım.”5 Öyleyse insanı boş vaadlerle kandıran ve vaadini asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın ağına düşmemeye bakmalı.
Vicdan Genişliğini Yakalayan ve Koruyanlara Allah’ın Lütufları
Nesimî ne hoş ifade ediyor:
Bana Hak’tan nida geldi
Gel ey âşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefa gördük.
Mekânım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hak ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördüm…
Sonunda da der ki;
Beni mest eyleyen daim
O meyden Mustafâ gördüm.
Yani öyle bir mey sunmuşlar ki, içinde Muhammed Mustafa var. Bunlar vicdan genişliğine Allah’ın bir lütfudur. Allah hak edenlere bütün bunları hem de zırhı ile beraber lütfeder. O zırh ise “ubûdiyet-i kâmile-i tâmme-i dâimedir” (kâmil mânâda, eksiksiz, sürekli ubûdiyet).
Sonuç olarak şunu ifade edelim: İnsanın, vicdan mekanizmasını işletip onu genişlettiğinde, fezalara açılma, göklerde tayeran etme, esmâ âleminde, sıfat âleminde dolaşma ve Nesimî’nin dediği gibi, “Hak’tan merhaba alma, melekten merhaba görme” potansiyeli varken, şeytanın kabir gibi dar çukuruna girip müteselli olması akıl kârı mıdır? Allah insanı halifelik makamına lâyık görmüşken, onun o makama hiç yakışmayan tavır ve davranışlar ortaya koyması uygun mudur?
Dipnotlar
- 4 Nisâ sûresi, 4/120.
- 5 İbrahim sûresi, 14/22.