İçeriğe geç

Bu sebeple bir kez daha ifade edelim ki, imana müteallik mevzuların arka planına nüfuz ederek onları sağlam bir zemine oturtma ve daha sonra da onların devam ve temâdisini sağlama diyanete bağlıdır. Evet, nazarînin bir yönüyle hakikat hâline gelmesi –Kant’ın, Saf Aklın Kritiği’nde ortaya koyduğu gibi– amelle mümkündür. Başka bir ifadeyle inanılan mevzuların hakikatine ulaşabilme ve onların inkişaf ettirilmesi amele mütevakkıftır. Unutulmaması gerekir ki, eğer insan nazarî olarak inandığı hususları amele döker ve o mevzularda derinleşme cehdi içinde bulunursa, Allah da (celle celâluhu) o insana emin güzergâhlarda yürüme imkânını lütfedip ona derinliğe doğru giden yolları ihsan eder. Yoksa insan sadece nazarî planda kalır da inayet-i ilâhiyenin en büyük davetçisi olan amelî sahaya müracaat etmezse yani dinini diyanetle taçlandırmazsa hep sığ kalmaya mahkûmdur. Aynı zamanda böyle bir insan, Allah bilgisi mevzuunda da her zaman kandırılıp aldatılabilecek bir noktada bulunuyor demektir.

Keşke imkân olsa evlerimizdeki yavrularımıza ay, hafta, hatta günlere göre mama tebdili yaptığımız gibi, ilim ve mârifet adına da genç nesillere vereceğimiz bilgilerin dozunu ayarlayabilecek bir donanım ve yetkinliğe sahip olabilsek. Zira anne-babaların, evlâtlarının yaşına başına göre imana dair doyurucu bilgiler vermeleri çocuklarına karşı mutlaka eda etmeleri gereken bir vazife ve sorumluluktur. Fakat bir realite olarak kabul etmemiz gerekir ki, maalesef büyük çoğunluğu itibarıyla evlerimiz böyle bir anlayıştan mahrumdur. İstisnalar kaideyi bozmaz. Evet, toplumumuzda büyük çoğunluğu itibarıyla anne ve babalar her seviyedeki akla hitap edebilecek bir kıvam ve donanımda değillerdir.

206