Diğer taraftan kuvve-i şeheviye de insanda bulunan önemli hislerden birisidir. Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Kerim’de bu hakikati kabul ettiği12 gibi, Sünnet-i Sahiha da bunu tarsin buyurmuştur. O sebeple bu hissi bütün bütün görmezlikten gelme, akâmet ve hasûrluk demektir ki, böyle bir yaklaşım Kur’ân ve Sünnet’e terstir. Zira Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) buyuruyor ki: تَنَاكَحُواتَكْثُرُوا فَإِنِّي أُبَاهِي بِكُمُ الْأُمَمَيَوْمَ الْقِيَامَةِ“Evlenin, çoğalın, zira ben, kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim.”13 Dolayısıyla Kur’ân’ın araladığı kapının önünün kesilmemesi ve meselenin Kur’ân’ın gösterdiği disiplinler içinde değerlendirilmesi çok önemlidir. İsterseniz siz buna da “Kur’ânî şehevîlik” diyebilirsiniz. Gerçi “Kur’ânî akıl” tabirini kullanan İmam Muhasibî, bu kuvveler için böyle bir şey dememiştir. Ancak “Kur’ânî gadabîlik”, “Kur’ânî şehevîlik” hatta “Kur’ânî hırs”, “Kur’ânî rekabet” gibi kavramların kullanılmasında bir mahzur olmasa gerek. Nitekim Hazreti Pîr, insanda bulunan duyguların her birerlerinin bir “gayetü’l-gayât”ının olduğundan bahsediyor.14 İşte asıl mesele, insanın fıtratına yerleştirilen bu duyguları gaye-i kusvalarına yönlendirebilmektir. Meselâ insanda bir ebedî yaşama arzusu ve bir tûl-i emel hissi vardır. Bu duyguların esas tevcih edilmesi gereken yer ise ahiret âlemidir. Çünkü bu dünya sınırlıdır. Gelen gidiyor, konan göçüyor. Bu açıdan ebediyet arzusunun fâni dünyada tatmin edilmesi mümkün değildir. İşte akıl da bu kategori içinde ele alınmalı ve ifrat ve tefritlere girilmeden onun Kur’ânî yanı öne çıkartılmalıdır. Bunun ötesinde akla taşıyamayacağı, altında kalıp ezileceği bir sorumluluk ve mesuliyet yüklememelidir.
Aklın Fonksiyonları ve Hikmet
Dipnotlar
- 12 Bkz.: Nisâ sûresi, 4/3, 25.
- 13 Abdurrezzak, el-Musannef 6/173; el-Beyhakî, Ma’rifetü’s-süneni ve’l-âsâr 5/220.
- 14 Bkz.: Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye s.181; Mektubat s.253-254 (Yirminci Mektup, Mukaddime).