İçeriğe geç

Diğer taraftan İmam Muhasibî, akıl ve mantığa, Kur’ânîlik tabirini ilâve ederek “Kur’ân aklîliği” demiş ve akıl için bir kısım sınırlar belirleme yoluna gitmiştir ki, akıl için esas olan da budur. Evet, eline bir kısım kıstaslar verildikten sonra onları değerlendirme ve yorumlama mevzuunda akla hak ve imkân bahşedilmeli ve böylece ona götürebileceği bir yük yüklemelidir. Aksi takdirde hakâiki keşfetme, hakikatü’l-hakâika ulaşma gibi mevzuları akla emanet edenler, bu ağır yükü onun omuzları üzerine yükleyenler akla hıyanet ettikleri gibi, hakikate de hıyanet etmiş olurlar. Çünkü akıl, bir yönüyle zâhirî eşyayı değerlendirmede, bazı pozitivist mülâhazalar ileri sürmede, natüralizm çerçevesinde bazı hususları ele almada bir kısım fonksiyonlar eda edebilse de, fizikî dünyanın verasında, hakikat-i esmâ, hakikat-i sıfât, hakikat-i ulûhiyet gibi bir mü’min için çok önem arz eden metafizik dünyaya ait mevzularda, aklın tek başına söz söylemesi mümkün değildir. Aynı şekilde bu âlemin, tebeddül ve tagayyür ederek farklı bir elvan ve eşkâlle yeniden insanların karşısına çıkması, değişerek insanlara avdet etmesi gibi mevzularda da akıl, tek başına yetersiz kalır. Çünkü akıl, kâinatta hâkim olan tekvînî emirlerin yani Allah’ın vaz’ ettiği kanunların ıttıradına, âdet-i ilâhiyenin yeknesak hareket etmesine bağlı olarak, bildiği bazı şeylerden bilmediklerine intikal edebilir. Fıkıh sahasında icra edilen kıyas gibi, mevcut kanunları “makîsun aleyh” yaparak belli sonuçlara ulaşabilir. Fakat dünyevî kıstaslar içinde ele alınması mümkün olmayan Zât-ı Baht, Zât-ı Bârî, Zât-ı Vacibü’l-Vücud’a giden yol gibi bir kısım hakâik vardır ki, bunların akılla izah edilmesi mümkün değildir. Akıl bu mevzua sadece mücerret mânâda ulaşabilir. Meselâ Hazreti Ömer’in amcası Zeyd İbn Amr3 gibi fetret ehli insanlar,4 bu kâinatı yaratan bir Zât’ın varlığına inanmış, ancak “O Zât kimdir, tasarruf dairesi nedir, O’na nasıl ibadet edilir?” gibi sorulara cevap bulamamışlardır.

72