Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), Allah’a karşı mesul olduğumuz hakları hatırlattıktan sonra nefsimizin de bizim üzerimizde hakkı olduğunu ifade buyuruyor. Ahsen-i takvîm olarak yaratılan5 ve bir cevher ve pırlanta kadar değerli olan nefsimizi şurada burada boşuna, beyhude, bâd-i heva zayi etmememiz gerekir. Doğru yolda değerlendirmek suretiyle onunla, Cennet, Firdevs, Efendiler Efendisi’ne komşu olma ve hepsinden önemlisi Cenâb-ı Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kazanma gibi âli makamlar peylenmeye çalışılmalıdır. Eğer nefis, potansiyel olarak, bu ufka namzet olmasaydı, bu yüksek gayeleri elde etmeye müsait yaratılmasaydı Allah insanlara bu yüce hedefleri göstermezdi. Bu ulvî hedefler insana gösterildiğine göre demek ki, insanın donanımı buna müsait yaratılmıştır. Öyleyse Hazreti Pîr’in Yirmi Üçüncü Söz’de ele aldığı gibi, böyle kıymetli bir cevher bakırcılar çarşısında zayi edilmeden, onunla çok daha değerli hedeflerin arkasına düşülmeli ve onlar elde edilmeye çalışılmalıdır.6 Evet, insanın hakikî kıymeti fâni dünyanın ölçüleri içinde anlaşılamaz. Eğer iman, islâm, ihsan ve seradan Süreyya’ya kadar bütün tabakalarıyla kalbî ve ruhî hayatı elde etmeye talip olursanız, ancak o zaman değerince bir şeyin arkasına düşmüş olursunuz. İşte bütün bunlar nefse ait haklardır. Dolayısıyla nefse ait hakları sadece intihar etmeme, elini, ayağını, dilini, dudağını kesmeme yani onu beyhude feda etmeme şeklinde anlamak eksik bir anlayış olur. Hulâsa, nefsin zayi edilmemesi onun maddî-mânevî bütün hukukuna riayet edilmesi demektir.
Dipnotlar
- 5 Bkz.: Tîn sûresi, 95/4.
- 6 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.331-332 (Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas).