Fakat günümüzde enaniyet daha bir ileri gittiğinden, benim ikram-ı ilâhînin izharı mevzuunda da bazı hususî endişelerim var. Meselâ, bir konuda bir karar verdiniz veya bir teşebbüste bulundunuz. Halk ifadesiyle, verdiğiniz karar şipşak yerine oturdu. Böyle bir durumda insan: “Bu da bir ikram-ı ilâhîdir. Ancak Cenâb-ı Hak bu ikramını benim elimle ihsan buyurdu.” türünden bir mülâhazaya kapılabilir. Hâlbuki bu tür bir mülâhaza ikramı istidraca dönüştürebilir. Bu açıdan böyle bir durum karşısında: “Allah’ım! Senin gönderdiğin bu ikramı başıma taç yapıyor ve ona kelâm-ı nefsîyle tahdis-i nimetle mukabelede bulunuyorum. Yâ Rabbi! Bu bir istidraç olmasın. Benim bu mevzuda böyle bir endişem var. Allah’ım bu bir istidraçsa ondan Sana sığınırım.” demelidir. Çünkü Allah (celle celâluhu) insanları bu tür hâdiselerle imtihan edebilir. Evet, Cenâb-ı Hak, karakter, cibilliyet ve ruhları bilir; ancak sizi size, bizi de bize göstererek ahirette itiraz ve mazeretlerin kapısını kapatmak için imtihan eder ve der ki: “İşte kendi karakterine bak. Eline bir şey geçince hemen kendini bir şey zannetmeye başladın. Sana bir eda ve endam verilince hemen çalıma girdin. Sana bir ufuk, bir idrak ve yüksek bir kavrayış ihsan edilince veya sa’y ve gayretine bir semere bahşedilince bunları kendinden bilmeye başladın. Dolayısıyla sen böyle boş bir insansın.” Bu açıdan kanaat-i âcizanemce insan için böyle bir endişe her zaman mahfuz olmalıdır. Gelen ikramlar karşısında: “Bunlar Rabbimden geldi. O’na binlerce hamd ü senâ olsun.” deyip tahdis-i nimette bulunmalı; fakat diğer taraftan da: “Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı bu icraat-ı sübhaniyeyi, bu ikram-ı ilâhîyi aklım almadığından dolayı ağlasam mı gülsem mi bilemiyorum? O, bazen merkebe atlastan bir palan da vuruyor.” mülâhazalarıyla kendisine bakmalıdır.