İşte umumî mânâda değil de, ıstılahî çerçevede veliliği ele aldığımızda, böyle bir makama ulaşmanın belli yol ve metodları olduğunu görüyoruz. Meselâ Ebû Hasan Şâzilî, Muhammed Bahauddin Nakşibend, Abdülkadir Geylânî, Ahmet Rufaî, İmam Rabbânî gibi büyük zatların her birinin velilik ufkuna ulaştıran ayrı birer yolu vardır. Seyr u sülûkte bir başka çizgi olarak Hazreti Pîr’in de, acz u fakr, şevk u şükrün yanında,3 tefekkür yörüngeli, şefkat buudlu farklı bir yol ve yöntemi söz konusudur.4 Tabiî Hazreti Pîr’in altı disipline bağlayarak ortaya koyduğu bu yolun yolcularının, bu disiplinleri kendilerine mâl etmeleri, hazmedip onlara göre kendilerini ayarlamaları çok önemlidir. Yani sadece “Bizim mesleğimiz acz u fakr ve şevk u şükür mesleğidir.” demek yeterli değildir. Önemli olan bu disiplinleri sindirmek ve hazmetmektir. Bu da, insanın, her zaman “Kudret-i ilâhî elimden tutmazsa hiçbir şey yapamam.” anlayışına bağlı olması, her şeyi Allah’tan bilecek derecede kendini fakir görmesi ve sağanak sağanak yağan niam-ı ilâhî karşısında da sürekli bir şevk içinde bulunması demektir. Görüldüğü üzere farklı mizaç, farklı meşrep, farklı zamanlara göre insanı vilâyet zirvesine ulaştıran farklı yollar vardır. İşte tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalbe muvaffak olmuş böyle bir Hak dostuna, Cenâb-ı Hak, ekstra bir kısım ikram ve lütuflarda bulunabilir. Fakat bu, o Hak dostunun böyle bir keramete talip olduğu mânâsına gelmez. Zira Cenâb-ı Hakk’ın keramet şeklinde lütf u ihsanda bulunması ayrı, o veli kulun böyle bir keramete talip olup olmaması ise tamamen ayrı bir meseledir. Meselâ bir insan, havada uçuyor, batmadan denizin üstünde yürüyor. İşte böyle bir hâdisenin, Ahmet Rufaî Hazretleri gibi Hak dostlarının nazarında kadının özel günlerindeki hâli gibi ketmedilmesi gerekir. Haddizatında bizim Allah’tan böyle harikulâde bir şey talep etmeye hakkımız da yoktur. Bizim O’na karşı yapacağımız her türlü ibadet, O’nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Zira O Mâbud-u Mutlak; biz ise abd-i mutlağız. İşte ehlullah, keramet nevinden mazhar oldukları fevkalâde hâdiselere bu şekilde bakmışlardır. Fakat onlar böyle bir talep ve beklentide bulunmasa da her şeye rağmen bazen ellerinden bazı kerametler sudûr etmiştir. Bu durum karşısında, her meseleyi mişkât-ı nübüvvete göre yorumlayanlar çok hassas davranmış ve istidraç olabileceği endişesiyle tir tir titremişlerdir.
Dipnotlar
- 3 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.17 (Dördüncü Mektup).
- 4 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.518 (Yirmi Altıncı Söz, Zeyl).