İçeriğe geç

Allah (celle celâluhu) cedide ve ceyyide değer verir. Dinine ait meselelerin gökten yeni nazil oluyor gibi ter ü taze bir şekilde duyulup, hissedilip, değerlendirilmesini takdir buyurur. Bundan dolayı diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak dilerse, zayıf olduğunuz hâlde, devletler muvazenesinde muvazene unsuru olmayı başkalarından alıp size verebilir. Öyle ki korodan çıkan güçlü bir ses gibi bütün dünyaya duygu ve düşüncenizi duyurabilirsiniz. Fakat siz bu vazifeyi tam temsil edemeyecekseniz, abes fiil işlemekten münezzeh ve müberra Kudret-i ilâhî, o vazifeyi niye size versin ki! Çünkü gerçek mânâda temsil edilmediğinden dolayı o vazife tekrar sizden alınıp bir başkasına verilecek.

Bu açıdan kalb kasvetine karşı her zaman ciddî bir gerilim içinde olunmalıdır. Fakat hâl-i pürmelâlimize bakınca şu soruları kendi kendime sormadan edemiyorum: “Neden biz envai türlü nimetlerin bulunduğu bir sofraya davet edilmişiz gibi bir aşk u şevkle, derin bir iştiyakla teheccüt namazına kalkamıyoruz? Neden abdest alırken aynı neşveyi duymuyoruz? Neden başımızı yere koyduğumuz zaman, ‘Allah’ım keşke bu secde hiç bitmese!’ diyecek kadar Allah’la münasebet içinde değiliz?”

Şayet O’nunla münasebette bir Şâh-ı Geylânî, Ebû Hasan Şâzilî, Ahmet Bedevî, Ahmet Rufaî Hazretleri gibi arzu ve iştiyak içinde değilsek, “Dahası yok mu Allah’ım?” diyerek meseleyi alıp ileriye götürmüyorsak, yaptığımız iş ve ameller bir yere kadar kıymet ifade etse de, ifade etmesi gerekli olan seviyede bir değer ve kıymet ifade etmediği rahatlıkla söylenebilir. Bundan dolayı asla unutulmaması gerekir ki, Cenâb-ı Hak emanetini emanette emin, cedid ve ceyyid olan insanlara verir. Çünkü verilen o emanet, ancak onlarda kalıcı olur.

125