Evet, başta herkeste şöyle böyle, az çok, yenilik ve orijinalitenin getirdiği bir ürperti, haşyet ve saygı bulunur. Fakat ilerleyen zamanda evrâd u ezkârla, gecenin derinliklerinde eda edilen ibadet u taatle, muhasebe, murakabe ve tefekkürle sürekli bir yenilenme cehdi içerisinde olmayan, sürekli bir yenilenme vetiresi yaşamayan; yaşamadığı için de benlik duygularından sıyrılamayan insanın kaskatı kesilmesi mukadderdir. Dolayısıyla bu şahsın, çiy noktasını koruması mümkün değildir. Böylesi bir kalb kasvetine maruz kalmamanın yolu ise, mevzuları sürekli yeni bakış zaviyeleriyle ele alıp onlar üzerinde derinleşmekten geçer. Bir bakın, Kur’ân-ı Kerim’in indiği ilk asırdan zamanımıza gelinceye kadar ne kadar çok tefsir yazılmış, bu mevzuda ne kadar çok fikrî ceht ve gayret ortaya konmuştur. Meselâ Kur’ân’ı anlama adına sahabe efendilerimizin bir hayli tefsiri olmasına rağmen tâbiîn efendilerimiz bununla yetinmemiş ve yeni tefsirler yazmışlardır. Daha sonraki dönemlerde gelen İbn Cerir, Zemahşerî, Fahruddin Râzî, Ebû Hayyan, Beyzâvî gibi zatlar da, kendi zamanlarına kadar nice tefsirler yazıldığı hâlde, her biri kendilerinden önce yazılanları yeterli görmemiş, ona yeni hâşiyelerde bulunmuş, sürekli bir şerh gayreti içinde olmuşlardır. Günümüze gelinceye dek, çağlarının âbide şahsiyeti nice büyük zat, biraz da zamanın yorumunu arkasına alarak, kendi ufukları itibarıyla, tekvînî emirlerle teşriî emirler arasındaki mutabakatı bulmaya, bulup Kur’ân’ı yeniden bir kere daha anlayıp anlatmaya çalışmışlardır. Meselâ Beyzâvî kendi yorumlarını ortaya koyup iki ciltlik bir tefsir yazmıştır. Fakat ilim tarihçileri -ister şerh, ister hâşiye ister ta’lik tarzında olsun- bu tefsir üzerine yapılan çalışmaların sayısının 250’nin üzerinde olduğunu ifade etmişlerdir.