Meselâ bir ressam beğenilip takdir edilecek bir eser ortaya koyduğunda, günümüzde çokça ifade edilen “Mârifet iltifata tâbidir.” anlayışından hareketle yaptığı resimlerinden dolayı iltifat ve alkış beklentisine girebilir. Fakat meseleye “İltifat mârifete tâbidir.” anlayışıyla da bakabilir. Yani o, elin-âlemin alkışını, iltifat ve takdirini beklemeden ulvî bir mefkûre uğruna yapması gereken ne ise onu yapar. İltifat mevzuunu ise, “Allah’ın fazlî bir lütfu olarak belki arkadan gelir.”, mülâhazasıyla ele alır. Evet, Cenâb-ı Hak yapılan işlere ekstradan sürpriz bir mükâfat, takdir, alkış bahşedebilir. Fakat mü’min, yapacağı işi planlarken başta böyle bir beklentiye girmez/girmemelidir. Çünkü böyle bir durum ameli iptal edip ruhunu öldürür. Bu açıdan meselâ bir sanatkâr, insanları rahatlatıp dinlendirir, streslerini atmalarına vesile olurken, bu arada dine ait değerleri ihya edip canlandırmak, o değerleri gelecek nesillere tertemiz hâliyle emanet etmek; gönülleri ulvî düşüncelere yönlendirip mealiye müştak hâle getirmek gibi yüce bir gayenin peşindeyse, bütün bu mülâhazalarını sırf Allah rızasına bağlı götürmelidir ki, ortaya koyduğu o cehd ve gayretler, yaptığı o ameller zayi olmasın, alkış ve iltifat beklentilerinin öldürücü atmosferinde heba olup gitmesin. Aynı zamanda ihlâslı hareket ettiğinden dolayı, Allah’ın izni ve inayetiyle yaptığı o iş, hakikaten gönüllerde mâkes bulsun.