Netice itibarıyla her iki âyet-i kerimenin de inananları ihsan ve itkan ufkuna çağırdığı açıktır. Bildiğiniz üzere ihsan, Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk yapmaktır. Biz O’nu görmesek bile O bizi görmektedir. İtkan da yapılan ameli salih bir şekilde yani kusursuz ve arızasız olarak yerine getirmeye denir. Aslında itkan vicdandaki ihsan şuurunun lâzımî bir neticesi gibidir. Bu kat’iyen başkaları görsün de beğensinler mânâsına gelmez. Aksine “Siz amellerinizi, Allah, Resûlü ve mü’minlerin teftişine arz ediyor gibi hâlisane ve sapasağlam yapın; yapın da Allah, Resûlü ve mü’minler ister bu dünyada isterse ahirette o amelleri gördükleri zaman takdir etsinler.” mânâsı vardır. Yani Allah ve Resûlü sizin amellerinizden hoşnut olduğu gibi, mü’minler de o amelleri görme imkânına kavuştuklarında “Maşaallah, bin barekallah; namazı, orucu, zekâtı, tevazu ve mahviyeti, hudû ve huşûuyla ne derin bir kulluk gerçekleştirmiş!” ifadeleriyle takdirlerini dile getirebilsinler.
Evet, orada sen yoksun, amelin var. Öyleyse koy arızasız, kusursuz salih amellerini ortaya. Kendin de bir kenara çekiliver. Allah ve Resûlü beğendiği gibi inanan kullar da beğensinler o amelleri ve “İşte Cenâb-ı Hakk’a karşı böyle kulluk yapılır.” desinler. Yoksa insanlara beğendirmek kastı ve maksadıyla bakırı altın gibi göstermeye kalkışma. Elbette ki rıza-ı ilâhî istikametinde yapacağın işleri altın, gümüş kıvamında yapmaya çalış. Zira ötede altına, gümüşe değer veriliyor ama zinhâr bakırı altın gibi göstermeye çalışma. Çünkü sen bir bakır ortaya koyup da üzerine Reşat mührü bile bassan o yine bakır, yine bakırdır. Evet, değil Reşat mührü, o bakırın üstüne Fatih, Selahaddin, Abdülhamid mührü de vursan o yine bakır, yine bakır, yine bakırdır!.