İçeriğe geç

Bir başka ifadeyle, bir mü’minin, elden geldiğince imana, İslâm’a, Kur’ân’a ait güzellikleri sergilemesi ve dinine-diyanetine ait o güzellikleri nerede olursa olsun başkalarından saklamaması icap eder. Bu konuda istisna olabilecek nadir yerler vardır. Meselâ, bulunduğu konum itibarıyla, Allah’a mensubiyeti, Efendimiz’e bağlılığı, inandığı değerlere olan sadakati hazmedilemeyecek bir ferdin iç dünyasına ait o güzellikleri sergilemesi umumun hukukunun zarar görmesi gibi bir durumu netice verecekse, o fert, mevcut durumu nazar-ı itibara alarak diğer insanlar gibi hareket etmeyebilir. Bu mevzuda yüreği eriyip gitse, vicdanen ezilip iki büklüm olsa da mânevî hak ve hazlarından fedakârlıkta bulunarak konumu neyi gerektiriyorsa ona göre davranabilir. Fakat bir kez daha ifade edelim ki bu, umumî değil istisnaî bir durumdur.

Bu gibi istisnaî hâller dışında, bizim, ister Hristiyan, Yahudi âleminde, ister din şeklinde organizasyonun yaşandığı başka bir muhitte, isterse dinî inancın olmadığı dünyanın herhangi bir yerinde, inancımızı ve o inancın gerektirdiği kulluğu açıktan açığa yapmamız asıldır ve bunda da bir mahzur söz konusu değildir. Çünkü biz Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk borcumuzu yerine getiriyoruz. Bu borcu eda ederken başkaları o ameli görebilir. Fakat unutulmamalı ki, o insanlar orada olsa da, olmasa da, biz bu vazifeyi yerine getirecektik.

Hâsılı, bir mü’minin, imanının gereklerini her zaman ve mekânda temsil edip sergilemesinde hiçbir mahzur yoktur. Aksine bu onun boynunun borcudur. İşin bir yanını bu husus teşkil eder.

Beşerî Boşluk ve Zaaflarımız

20