İçeriğe geç
“Medyun O’na cemiyeti, medyun O’na ferdi!

Medyundur O Ma’sum’a bütün bir beşeriyet,Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!”

Evet, işte bu ölçüde kendimizi, varlığın ille-i gâiyesi, en anlamlı nüktesi olan O Zât’a karşı medyun hissederiz. O olmasaydı kâinat da olmamalıydı, biz de olmamalıydık. Çünkü her şey O’nunla bir mânâ kazanmıştır. O’nun eliyle Cenâb-ı Hak vâridât ve mevâhibini başımızdan aşağı boşaltmaktadır. Yoksa, topraktan çıkıp gelme ve yine gidip toprağın bağrına gömülerek orada yokluğa itilmeden ibaret olan bir hayat tasavvurundansa, böyle bir düşünce ile hayat yaşamaktansa bence insan hiç olmasaydı daha iyi olurdu.

Bu açıdan hepimizin tutku seviyesinde, O’na karşı gösterdiği/göstermesi gereken sevgi ve alâka tabiîdir. Ancak esas o mârifet canlı bir kültür hâline gelip vicdanda kendisini hissettirir, ağır basar, yönlendirir, farklı duyar hâle getirir ve varlığa daha engince bakmanızı temin ederse, işte o zaman bu sevgi ve alâka sağlam esaslara dayalı hakikî bir muhabbet unvanını kazanır. Öyle ki, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’i andığınız her yerde ayak tırnağınızın ucundan başınızdaki saçınızın ucuna kadar bütün vücudunuzda bir ihtizaz yaşar, bir heyecan ve helecan duyar, burnunuzun kemiklerinin sızladığını fark edersiniz. Zaten sızlamıyorsa O Habib-i Kibriya karşısında burnun kemikleri, bence o kemiklerin var olma anlam ve gayesi de yok olmuş demektir.

188