İşte bu menkıbede olduğu gibi, kafanızdan silinip gitmiş bazı şeyler vardır ki, kendinizi ibadet ü taate verdiğiniz esnada şeytan uzaktan lümme-i şeytaniyenize oklar atar ve sizi onunla meşgul eder. Normal zamanlarda aklınıza gelmeyecek şeyler namazda geliverir. Aynı husus rızık düşüncesi için de geçerlidir. O da sizinle namazınızın arasına girerek, kalblerin Allah’la buluşmasına mani olabilir. Hâlbuki Râbiatü’l-Adeviyye felsefesiyle meseleye baktığımızda, bugün yiyecek bir şeyi olan kimsenin yarın ne yiyeceğini düşünmesi Allah’a karşı tevekkülsüzlük demektir. Bu açıdan o büyük zatlar Allah’tan (celle celâluhu) içlerindeki böyle bir arzu ve duyguyu izale edip, bunun yerine kalblerinde sadece إِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ“Bütün mahlûkların rızkını verenRezzak-ı âlem, kuvvet ve metanet sahibi Hazreti Allah’tır.”6 hakikatinin yer almasını istemişlerdir. Evet, o büyük kametler, rızıklarını verenin Rezzâk-ı Kerîm olduğu gerçeğini her zaman içlerinde duymayı, o duyguyla dolmayı ve böylece kalb ve zihinlerinin sadece ve sadece O’nunla meşgul ve meşbu olmasını dilemişlerdir. Eğer insan, böyle bir tecrit mülâhazasıyla, rızık talebinin, Allah’la irtibatın yerini almaması, O’nunla münasebeti zedeleyecek, çatlatacak bir unsura dönüşmemesi için Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarıyor ve bu hedef istikametinde içten içe dert ve ızdırap duyuyorsa işte bu, bir yönüyle orucun da, namazın da, haccın da önüne geçebilir.
Dipnotlar
- 6 Zâriyât sûresi, 51/58.