İçeriğe geç

Ancak “muhasebe”, “murakabe” gibi bir derdi olmayan, kendisiyle yüzleşmeyen ve hiçbir şey yokmuş gibi gafilâne bir hayat sürdüren insanların, kendi akıbetleri hususunda herhangi bir korku, endişe ve hesapları olmaz. Onlar, kendilerini Cennet’te zannediyor gibi, Cennet’i garanti etmiş gibi bir hayat yaşarlar. Biz, bu anlayıştaki bir insanın teminatçısı ve vekili değiliz. Dolayısıyla o insanın kurtulup kurtulamayacağı mevzuunda bir şey söyleyemeyiz. Ancak Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu temel disiplinlere baktığımızda bu anlayıştaki bir insanın iyi bir yolda olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir; akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur. Dünyada iken, “Allah huzurunda hesabımı nasıl veririm?” korkusu yaşamayan bir insan, –hafizanallah– ötede o korkuyu iliklerine kadar hisseder. İsterseniz bu noktada; لَا أَجْمَعُ عَلٰى عَبْدِي خَوْفَيْنِوَأَمْنَيْنِ“Ben kuluma ikiemniyeti de, iki korkuyu da birden vermem.”1 şeklinde rivayet edilen hadis-i kutsîyi hatırlayabilirsiniz. Evet, bu kutsî beyana göre, burada uluorta ve dalgın yaşayanlar ahirette o dalgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. Fakat burada korkuyla tir tir titreyenler orada korkudan emin olacaklardır. Onlara, “Sen korku hislerini öbür tarafta yaşamıştın. Burada korku yok sana!” denilecektir.

Bu ifadelerden anlaşılması gereken, insanın dünyada bütün bütün recâ hissini yitirmesi; yitirip Allah’ın rahmetinden ümidini kesecek ölçüde bir korku hâli yaşaması değildir. Biz burada sadece, günümüzde âdeta görmezlikten gelinen ve unutulmaya terk edilen havf u haşyet duygusunun insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğini ve onun ahiret hayatı adına havf-recâ dengesini muhafazanın ne denli önemli olduğunu hatırlatmak istedik.

270